Chairman


BANKALAR CADDESİNDE YAZAR OLMAK
May 25, 2013, 3:52 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe

IMG_0198

İstiklal Caddesi’nde tasarım, mimarlık ve şehircilik konularına yer veren bir Garanti Galeri (GS) vardı. 2003 – 2008 yılları arasında faaliyet gösteren 70 m2’lik bu kültür kurumu Türkiye’de ilk defa Steven Hall, Zaha Hadid ve hatta farazi çizimler üzerinden yeni gerçekler öneren avangart mimar kolektifi Archigram gibi önemli mimar ve tasarımcıların işlerine ev sahipliği yaptı. Otuzbirinci sergi yapıldıktan sonra da kapandı ve yerini bir banka şubesi aldı. Hemen karşıda tek başına mimarlık ve mimarlık tarihine dair boyuna göre çok büyük mesajlar veren bu anlamlı girişimin sonu Sin-Em Han (Devaux Apartmanları) ve Emek Sineması’nın da bulunduğu Serkil Doryan’ın (Cercle d’Orient) makus talihinin de habercisi oldu sanıyorum.

Üç yıl sonra, 2011 yılında, yine Garanti Bankası’nın desteğiyle tarihe mal olan Osmanlı Bankası’nın Bankalar Caddesi’ndeki ihtişamlı binasında açılan SALT Karaköy mimarlık ve tasarım konulu sergilere tekrar ev sahipliği yapmaya başladığında Garanti Galeri’nin akıbetini affettik. Büyükada Rum Yetimhanesi, Marmara Ünversitesi Tıp ve Hukuk Fakültesi binası, Pera Palas oteli ve – eski – Emek Sineması’nın da bulunduğu Cercle d’Orient’ın da mimarı olan Fransız asıllı Levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından Bank-ı Osmanî-i Şahane için tasarlanan ve 1892 yılında hizmete açılan bu muhteşem binanın restorasyonu Demirören AVM’nin de orjinal mimarı[1] olan Ağa Han ödüllü Han Tümertekin tarafından yapıldı. Kaderin bu güzel cilvesi neticesinde en güzel ve çok çirkin, çok doğru ve en yanlış arasındaki acı farkı umuyoruz ki gören gördü. Kıymet bilmeyen, bilemeyen cehalet yerini kıymet bilmek işine gelmeyen açlığa bıraktıkça seyrekleşen salt güzellikler daha da bir parıldar oldu.

SALT’ın yeni sergisi Yerelde Modernler, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde (SSCB) modern mimarlığın mirasına odaklanıyor. Bir zamanlar birliği oluşturan 15 ülkeden derlenen örneklerin yer aldığı sergide, 1953 yılında Stalin’in ölümüyle ‘buzulların eridiği’ Kruşçev devrinden birliğin dağıldığı 1991 yılına kadar olan döneme ait mimari başyapıtlar konu ediliyor.

Bilimsel ve teknolojik ilerleme ideolojisinin şehirleşmeyi de beraberinde getirdiği bir devirde işçi sınıfının güçlendiği Büyük Buhran Amerika’sında önem kazanan toplumsal gerçekçiliği reddededen Sovyet devletinin resmi tarzı öznelliğe mahal vermeyen sosyalist gerçekçilik olur. Serginin ele aldığı otuz küsur senelik dönemde yer, tarih ve iklim unsurlarını asla gözetmeyen, süslemelerden arındırılmış, kütle yerine hacim, simetri yerine dengeye önem veren Uluslararası Üslup’un etkileri de görülmekte. Ezeli rakibi Amerika’nın, faydacı çözümlerine ve temsilcilerinin ideolojisine karşı çıktığı bu mimari tarzın asıl ustaları Birinci Dünya savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’ne göç ederler fakat daha sonra Stalin’in ırkçı politikalarından kaçmak zorunda kalırlar. Fransa, Meksika, Venezüela, Kenya, Hindistan ve hatta Türkiye gibi ülkerde tasarımlarını hayata geçirebilen bu ustalar adına yakışır bir şekilde Uluslararası Üslup’un gerçekten usul sınırlarını aşan bir tarz olmasına katkıda bulunurlar. İşte Stalin sonrası dönemde tekrar etkili olan bu üslup Sovyet modernizmi ile buluştuğunda yeni bir tarz ortaya çıkmaya başlar.

SALT’taki sergi bu sürecin devamında başkent Moskova’nın doğusunda yaşananlarla ilgileniyor. Kendisini batı medeniyetlerinden ayrıştırma iddiasında olan Sovyet güdümlü yeni bir medeniyetin geleceğe aitmiş gibi duran yapıtları doğuya taşındıkça değişime uğrar. Bu değişimi öncelikle tetikleyen farklı iklimler, kültürler ve bu coğrafyalara ait malzemeler olsa da daha derin politik bir etkenin gücünden bahsediyor Yerelde Modern. Mimarlığın Moskova kökenli resmi esaslarına olan mesafelerini ulusal kimlik arayışının bir teyidi olarak gören yerel mimar ve seçkinler başkent bürokrasisinin baskın politikalarına meydan okuyan yerel bir avangardı teşvik ederler. Merkezden bu kopuş birliğin de sona yaklaştığının habercisidir.

Yıllarca demir perde arkasında saklı kalan pek çok ikonik yapının tanıtıldığı sergi Sovyet rejiminin ihtirasları, çok farklı bir mimari evrenin estetiği ve tasarımın politik gücü hakkında da son derece değerli bilgiler veriyor. Serginin çok sayıda maket, proje kitabı, eskiz, resim, fotoğraf ve el çizimlerinin bir araya getirildiği alt kattaki bölümünde bir dönem mimarisinin gizemi gün ışığına çıkarılıyor. Öte yandan doğunun zengin kültür belleğinde saklı olasılıklardan bahisle batının tek boyutlu modernizm anlayışındaki eksiklikleri de ortaya koymuş oluyor bu anlamlı sergi.

SALT’ın 3. katında 1980 yıllarında yine Sovyetler Birliği’nde ancak bu kez kağıt üzerinde var olan bir başka tür mimarinin başyapıtları sergileniyor. Rejimin dikte ettiği mimari kural ve kriterlere tabi olmayı reddeden bir grup mimar çareyi politik ve hatta teknik nedenlerle inşa edilemeyecek bir seri proje tasarlamakta buluyorlar. Ütopik-politik bir eksende Sovyet ideolojinin sınırlarında yarattıkları tasarım fikirlerini sergiler yoluyla duyuruyor ‘Kağıt Mimarları’. Sanatçı ve mimar Vladimir Tatlin’in 1919’da Üçüncü Uluslararası (fuar) için tasarladığı konstrüktivist kulenin planlarından etkilenen çizimlerin de yer aldığı eserler arasında bir de gökdelen mezarlık var. Modernin İcrası: Atatürk Kültür Merkezi, 1946-1977 adlı ilk sergiden sonra Kalebodur SALT işbirliğinin ikinci sergisi olan Yerelde Modernler 11 Ağustos tarihine kadar görülebilir.

Çıplaklık bir yana çıplak gerçeklere tahammülü olmayan yerelimizde moderniteye sığınma hakkı tanıyan bu güzel köşeden bir haber ile yazılarıma ara veriyorum. 2009 yılının başlarında yazdığım ilk makalede eskiden banka kasası olan Kasa Galeri’deki bir sergiyi konu ettiğimi hatırladığımda eski Osmanlı Bankası binasından bir başka sanat haberiyle Finans Dünyası’na veda etmek bir başka anlam kazanıyor. Bankalar Caddesi’nde başlayan yazarlık serüvenim yine Bankalar Caddesi’nde şimdilik son buluyor.

Eğitimimi derinleştirmek, yeni donanımlar kazanmak ve akademik omurgamı kuvvetlendirmek amacıyla resim üzerine yüksek lisans yapmak için iki senelik yaratıcı bir yolculuğa çıkarken bankada başlayıp bankada biten bu yazı serisinde finans dünyasının sanat için önemine dair önemli şeylerden de bahsetmiş olduğumu umuyorum. Fikirlerimi duyurmak, kalemimi kuvvetlendirmek ve bir sanatçı olarak sanat hakkında sesli düşünmem için bana tanıdıkları bu eşsiz fırsattan ötürü babam Yavuz Canevi’ye ve bütün Finans Dünyası ekibine sonsuz teşekkürler!

 


[1] Demirören Grubu ‘Beyoğlu Nereye Gidiyor?’ başlıklı bir fikir yarışması düzenlediği sıralarda AVM’nin inşa edileceği gayrımenkul Sit Alanı kapmasamından çıkarılır ve sorumluluk Koruma Kurulu’ndan Yenileme Kurulu’na geçer.Yenileme Kurulu yapıyı ‘Beyoğlu’na uyumlu’ hale getirmek üzere Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan bir rapordan hareketle yükseklikte ve cephede değişiklik yapılabileceğine karar verir. Bu şekilde yapının yüksekliği bitişiğindeki Serkil Doryan binasınin çok daha yukarısına çekilirken ödüllü mimarımız Tümertekin’in ilk projesi de rafa kalkmış olur. Mimar ile Demirören arasındaki ilişki ansızın son bulmuştur.



PARANIN GÖZÜ KÖR OLSUN
January 24, 2013, 3:08 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe

art-barter-istanbul

Ocak ayında İstanbul Manifaturacılar Çarşısı 5533 Numarada 35 sanatçı eserini mal, hizmet ve pek çok diğer hoş teklif karşılığında yeni sahiplerine devretti. Sanatçı ve sanat severler İstanbul manifatura ticaretinin bir köşesinde, para ekonomisinden arındırılmış pir-ü pak bir alanda alışveriş yapmanın heyecanını paylaştılar.

Londralı genç küratörler Alix Janta-Polczynski ve Lauren Jones Londra, Berlin, New York ve Madrid’den sonra Art Barter’ın beşinci sergisi için İstanbul’u seçtiler. Ergenlikten olgunluğa uzanan uzun ve meşakatli bir yolda spekülatif arızaları geride bırakarak erdemli bir geleceğe varmasını hepimizin umduğu çağdaş sanat piyasamızın amirlerine de işin özüne, özün gerçek değerine dair hatırlatmalarda bulundu Art Barter.

Dünyanın iki önemli finans merkezinden biri olan Londra’nın küresel mali krizden nasibini aldığı 2009 yılında doğmuş bu güzel fikir. Kapitalin hızla eridiği, sanat piyasasının da aynı hızla küçüldüğü, sanata destek veren fonların art arda ortadan kalktığı bu zor dönemde Art Barter sanatçıya bir can simidi fırlatıyor. Yozlaşmış ekonomik parametreler işin her zamanki uzmanları tarafından gözden geçiriledururken küratör ikilisi sanat eserini sanat olarak görmeyi unutan bir kuşağı sanata farklı bir açıdan bakmaya davet ediyor. Sanatı paranın yerleştirdiği yüksek kaideden indirerek sanatsevere yaklaştıran bu girişim aracıyı kenara ittiğinde sanatçı ve eseri de gerçek hayranıyla buluşma imkanı yakalamış oluyor. “Sanatçıya değil sanat eserine bakmayı teşvik ediyor” Art Barter.

Londra’da yapılan ilk sergide genç sanatçılarla birlikte Tracey Emin, Gary Hume ve Gavin Turk gibi ünlü isimler de yer almış. Zira Art Barter demokratik bir sergi. Şöyle ki; sergiye kariyerinin farklı aşamalarında olan genç, olgun, ünlü veya ünsüz sanatçıların işleri seçiliyor ancak eserlerin kimlere ait olduğu gizli kalıyor. Hatta işlerini yakından bildiğimiz sanatçıların bilhassa alışılmadık eserleri sergiye kabul ediliyor ki kolay kolay tanınmasınlar. Köşe döner kurnaz alıcılar da bu vesileyle bertaraf edilmiş oluyor. Küratörler daha önce verdikleri bir röportajda neon yazılarıyla tanınan sanatçı Tracey Emin’in çok güzel bir kedi resmi baskısı karşılığında otuz saatlik Fransızca dersi aldığından; Tracey Emin’e ait olduğu zannedilen bir neon işe ise abartılı teklifler geldiğinden bahsediyorlar. Aldatılan yatırımcı dışında herkesin bu alışverişten memnun ayrıldığını da ekliyorlar.

Art Barter İstanbul’daki ilk sergisi için (ki daha büyük bir mekanda daha kalabalık bir ikinci serginin lafı geçiyor bile) çeşitli disiplinlerden performanslara yer veren bir platform olan Non-Stage’in direkörlerinden Filiz Avunduk ile işbirliği yapmış. Eskiden bir dükkan olarak kullanılan ancak daha sonra bir sanat alanına çevrilen İMÇ 5533’ü İstiklal Caddesi Karaköy aksında yerleşen ticari galerilerden uzak alternatif bir mekan olduğu için tercih ettiklerinden bahsediyor serginin küratörleri Polczynski ve Jones. Unkapanı köprüsünün (Atatürk Köprüsü) yanında anlamsız direkleri bütün uyarılara rağmen fütursuzca yükselen yeni metro köprüsünün ardına sıkışan Süleymaniye Camii eteklerinde altmışlı yıllarda inşa edilen İMÇ mimarlarından Doğan Tekeli’ye göre yeni dönem Türk mimarsinin de ilk örneklerinden. AVM işgali altındaki İstanbul’un ilk alışveriş merkezi örneklerinden birisi olarak kabul edilen İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda dönemin modern sanatçılarından Kuzgun Acar, Füreya Koral, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yavuz Görey, Ali Teoman Germaner, Sadi Diren ve Nedim Günsür’ün seramik, müral ve heykellerini de görmek mümkün. Sanatın zaten hep var olduğu İMÇ’de atölye ve sanat alanlarının olduğu bir Blok A öneremesem de hayal ediyorum.

Art Barter’i ziyaretim eğlenceli geçiyor; olması gerektiği gibi. Sergide yer alan 35 eser isimsiz bir askıyla sergileniyor. Çoğunluğu sanatçısını ele vermeyen işler takas eşlerini seçmeyi bekliyorlar. Duvardaki panoya iliştirilmiş birkaç teklif rafta duran tahta sandığın içinde gizli diğer tekliflere dair ipuçları veriyor: ‘Trabzon’da Rum köyü Soldoy’a yapacağımız doğa gezisine davet’, ‘La Ferme de Pierrot’da üç gece konaklama ve eserin otelde sürekli sergisi’, ‘eserden ilham alan bir şiir’, ‘masaj’, ‘restorasyon, dekorasyon, tadilat konularında danışmanlık’ ve ‘kot pantalon’. Görünen teklifler önceki sergilerde önerilmiş bir aile bireyi, vücut parçası ve iskeletten hayli daha uysal. Kutuda saklı sürprizler ise serginin son bulmasını bekliyor. Alıcıyı da yaratıcı olmaya sevk eden Art Barter yaratılık konusunda da düşünmeye davet ediyor ilgili herkesi.

İMÇ 5533’de 35 eser takas dünyasında yeni değerini keşfediyor ama bazı güzelliklere paha biçilemiyor maalesef. Boğaz’dan yükselen alevler bir gece ansızın tarihimizi yakıp kül ediyor. Rant ekonomisinin elinde can çekişen İstanbul Art Barter’i ağırlarken ekonominin dost yüzü göründüğünde acımız bir nebze külleniyor belki. Sanatçı seveniyle takas ederken paranın gözü kör olabiliyor.



KIYAMET
December 26, 2012, 2:18 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe

2010-serva-ex-machina-ink-pen-on-paper-63-x-88-cm

Şirince’ye asla uğramayacak olan kıyametin arifesinde ak kış kara kışa savrulurken galeri Rampa’nın derinliklerinde mermiler tohuma kaçıyor. Bir önemli meseleler yerleşkesi sanatçı Erinç Seymen’in ‘Tohum ve Mermi’ başlıklı yeni sergisi. Sonsuz sabır ve emekten mürekkep kalemini orantısız güç kullanmadan tetikleyen sanatçı yine vurucu imgeler yakalamış.Yaşam ve ölümü çarpıştıran bir çift kelimeden gel-gitle çizginin yüceldiği şifreli alemler kurgulamış Seymen. Sanatçının pullu payetli albenisiyle tek ‘pop’ işi pek yerinde bir jestle sokak karşısındaki galeri vitrininde yerini alsa da ana salondaki sergide çok farklı bir dünya bizi bekliyor.

Serva ex Machina.  Sergi sanatçının ‘Serva ex Machina’ adlı en beğendiğim deseniyle açılıyor. Esrar perdesi aralandıkça kendini belli eden yeni kapı aralıklarından geçip resmin cümbüşünde kendimi kaybediyorum. Ucundan Japon erotik bağlama sanatı Kinbaku’ya bağlanan bu desen kölecilik oynatılan çıplak kadının bedeninde düğümleniyor. Muhtemelen şehvet kokan egzotik çiçeklerle bezenmiş çıplak kadın metalaşmış yatıyor. Çok güzel olanın tehlikeli cazibesinden bahisle Seymen belki de estetiğe dair mülahazaların sanatçıya kurduğu tuzaklardan da söz ediyor. Kadın bedenine devşirilen hayvanlara yabancı elleri musallat eden sanatçı tuhaf bir sembolizmin de kareografisini yapmış oluyor. Anlam papağanın gagasından sallanarak imgenin dışına taşıyor ve zihinlerde demleniyor. Didaktik sanattan itinayla uzak duran bu eser seyircisinin hayalgücünü olabildiğine hür bırakıyor ve hatta ilk karşılaşmadan çok daha sonra hayallerde gezinmeye devam ediyor.

Patriot.  Tanınmayan, hatta ‘ismi [hiç] lazım olmayan’ı dört ayak üstünde gafil avlayan barbar bir zihniyetin resmi Patriot.  Adı konmayan azınlığın vatanperverlik bahanesiyle arsızca fişlenip arşivlendiği bir ülkenin çocukları olduğumuzu hatırlatıyor bize Seymen. Zaten sırtına yük olan mahremine erişim de engellenmişken zevk ve itaat çıkmazında köşeye sıkıştırılanların duruşunu işte böyle tarif ediyor sanatçı ve askerin ‘sihirli değneği’nin insafına kalıverenlerin yaşadığı bu acayip uygarlığı resmini asarak mahkum etmiş oluyor.

Gözler.  Sanatçının doku ve motife olan tutkusu Babişko’ya fon yaptığı Escher-yan küp yığınıyla geometri evreninde de varlığını güçlendiriyor. Genel geçer bir general görseline inat yabancı doku örnekleriyle kamufle olan Babişko ‘seni daha iyi görebilmek için’ karşı duvardaki beyaz-kurdelalı-kız ve arkadaşlarını pür dikkat izliyor. Babişko Sadakat’e göz dikiyor. Sergilenen eserlere verilen isimlerin sentaksında gizli bir alt okuma dikkatimi çekiyor. Vatanperper Patriot ansızın Sadakat’i karşısına alırken, Sürpriz Tanıklar’a yakalanıyor.

Makina. ‘Sürpriz Tanık I’ ve ‘Sürpriz Tanık II’ adlı desenlerde çocuklar ve makinalar var.  Yeraltında yatan modernizmin iflası olabilir mi? Kristaller, sarkıtlar ve mantarlara ait garip bir dünyanın kabusunda mahsur kalan çocukların gözleri kapalı. Belki de gözlerini açabilseler bir başka döneme ait umutlar vaat eden bu makinalarla başbaşa kaldıkları kabustan uyanabilirler. Tanık olan kim peki? Orası bize kalmış.

Seymen’in ışıklı kutu üzerine ipek baskı işi diğerlerinden oldukça farklı. Etrafını saran çocuklar ışıldayan dev bir yumurtanın büyüsüne kapılmışlar gibi. Çocukların gözleri ışıkla silinmiş adeta ışıktan kör olmuş. Ayin sona erdiğinde ve beklenen doğum gerçekleştiğinde şefkatten gözü kör çocukları bekleyen son ve de güzelmiş gibi yapan bu tabloda saklı tehdit ne kadar ciddi olabilir ki?

Bir diğer işinde Seymen Eliza Doolittle rolündeki sözde prenses Audrey Hepburn’ün ikonik fotoğrafını kurcalıyor. İki kolajdan birinde Hepburn’ün tacını karalayan sanatçı eseri tamamlayan ikinci kolajda ise ağzını karalıyor ve üzerine bir çift göz konduruyor. Bir hoşluk yapıyor ve her iki eseri de birer çerçeveyle süslüyor, sanki taçlandırıyor. Sözde sınıflara ve sosyal hiyerarşide söz ve göz koyma hakkına dair ipuçları var burada. Yine algımıza göz yumuyor Seymen ve bizi rahat bırakıyor.

Oyun.  ‘Sangoi’ kodlu serginin son bölümünde yer alan elli iki desen ayakkabılar, kuşlar, meyveler ve silahlardan oluşan dört takım karta tekabül ediyor sonunda. Bu deney ismini İsviçreli çocuk psikanalisti Hans Zulliger’e tedavi edilmek üzere getirilen üç kardeşin yetişkinlerin dünyasından kaçıp çeşitli fantazilerini geliştirdiği hayali ülkeden alıyor. Sanatçı çocukların toplumdaki yeriyle ilgilenmeye devam ediyor.

Farklı duvarlara asılan dört farklı seri usul usul seyrettiriyor kendini. ‘Ata eğer, eğere er gerek’ misali mazlum kuşun sırtına takılan eğerde bir rafadan yumurta, kafasını kendine gömen çaresiz bir deve kuşu, musluktan damlayan bir elma, namlu gözlü bir geyik, kepçeli bir topuk da var bu desenlerde. Seymen’in metamorfik figürlerinin her biri birer kıyamet alameti gibi. Bana kalırsa bu melez desenler safkan bir ırkçılığa da sarı kart gösteriyor.

Desenler tek doz şakalar gibi yapsalarda farklı bir evrene oynuyorlar nihayetinde. Motiflerdeki sadelik bize rahat bir nefes aldırıyor ancak kartlar iki ekranda dönen videoda oynanan daha vahim bir oyuna işaret ediyor. Gözler oyunun oynandığı masada bizi tekrar ciddiyete davet ediyor ve her oyunda olduğu gibi bu oyunda da kazanan ve kaybedenlerin olacağı belli oluyor. Masa serginin krokisine karanlık bir damga vurduğunda Seymen ‘Sangoi’nin oyunbaz denklemini olmazsa olmaz bir savaş nişanıyla tamamlıyor.

Güvenmediğimiz dağlara kar yağarken kıyamet de zaten kopmuyor.



TURK LOVE
September 24, 2012, 8:44 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe

 

Ulusal gündemimizde oyalanan kimlik meseleleri eşliğinde “TÜRK” başlıklı bir sergi açıldı Galerist Tepebaşı’nda. Genç İngiliz Sanatçılar akımının has üyelerinden de sayılan heykeltraş Gavin Turk Türkiye’ye ermişken bu yeni sergisini elbette soyadı ile ilişkilendiriyor; Turk isim ve imzasını menşeinde tekrar ziyaret ediyor. Tepesine iki küçük nokta yerleştiğinde Türkleşiveren ismi gibi Turk’ün sergilenen eserleri de yerleştirildikleri odalarda buralara ait oluveriyorlar.

Genç Turk sesini daha okuldayken duyurabilmiş sanat dünyasına. Londra’da Royal College of Art’ın mezuniyet sergisine boş beyaz duvarlar ve üzerinde “Gavin Turk/Heykeltraş/Burada Çalışmıştır 1989-1991” yazan (önemli İngiliz şahsiyetlere bir zamanlar ev sahipliği yapmış tarihi yapıları işaretlemek için kullanılan) mavi bir levhayla katılan sanatçıya diploması verilmemiş. Fevri gibi duran bir jest ve riskli bir kararla sanatçı kimliğini ve egosunu işte böyle vurgulayan Turk yılmadan sanatçı olma halini benzer sürprizlerle sorgulamaya devam etmiş. Çok geçmeden meşhur İngiliz koleksiyoner Charles Saatchi tarafından keşfedilmiş Turk. Saatchi’nin koleksiyonundan eserlerin yer aldığı Sensation (Sansasyon) adlı kışkırtıcı sergi 1997 yılında Londra’daki Royal Academy’de açıldığında Turk’ün “Pop” adlı eseri de bir diğer yıldız sanatçı Damien Hirst’ün meşhur ‘dot painting’lerinden (benek resimleri) biriyle aynı odayı paylaşmış.

Gavin Turk’ü yakın geçmişe ait tanınmış sanat eserlerini kurnazca ve ustalıkla yeniden yorumlayan bir sanatçı olarak tanıtabiliriz sanıyorum. Hepimize aşina bu eserlere mizah dolu göndermelerde bulunur Turk. Farklı dönem ve sanatçılara ait eserlere yapılan bu göndermeler tek bir eserde örtüşerek sanatçının aklındakine işaret eder. Sanatçı dehası denen o şeyle yakından ilgilenen Turk sanatçı kişinin imza, üslup ve kimlik gibi uzantılarıyla da tekrar tekrar uğraşır.

Turk’ün Galerist’teki sergisi tuval üzerine akrilik çalıştığı “Eye” (Göz) adlı nazar boncuğu resmiyle tanıtılıyor. Geleneksel kültürümüzün sembolü, belki klişesi, mutlaka her turistin favorisi nazar boncuğunun kendisininki gibi masmavi ve kuşkusuz kem gözlerden korunmak için asıldığını biliyor şüphesiz sanatçı. Yabancı olsa da buralıymış gibi yapan soyadında saklı mizahı sergi başlığında ifşa eden Turk, boyadığı nazar boncuklarına da otoportresini saklıyor. Dört bir yandan yabancı gözlerine işaret eden mavi boncukları da sakınmadan içselleştirip sahipleniyor.

Üç büyük nazar boncuğu sayesinde sakınılan göze çöp batmayabiliyor belki ve bildiğimiz siyah çöp torbası bir başka odanın köşesinde yerde unutulmuş atılmayı beklemiyor. Boyutları ve rengiyle gerçek bir çöp torbasından farksız “Refuse” (Atık) aslında bronz bir heykel. Aynı odanın duvarlarında beyaz tuvaller üzerinde yine çöp torbası desenleri var. Sanki köşedeki çöp torbası boyaya batırılmış ve izi çıksın diye tuvallerin üzerine kondurulmuş durmuş. Şunu farkediyoruz ki çöp torbasını temsil eden bu son derece muntazam resimler salt çöp torbası izi olamazlar. Peki bu resimler nasıl yapılıyor? Kontrpiyede kalıyor ve sanatçıya teslim oluyoruz.

Sanatçının ‘TURK’ yazan ve ‘Turk Love’ başlıklı serigrafileri ise Amerikalı çağdaş sanatçı Robert Indiana’nın ‘Love’ isimli ikonik eserinin bir parodisi. Turk’ün sanatçı egosunu vurgularken belki de gerçekten kendini severek yaptığı bu baskı iş Türkiye’de gösterildiğinde öyle sanıyorum ki keskinleşmiş ve siyasallaşmış. Ben sanatçının bu eserini bugün, bu ülkemde şöyle anlıyorum ve adlandırıyorum “Ne Mutlu Türküm Diyene!”. Aşkı müjdeleyen bu işe bizim coğrafyamızda kibir ve öfke bulaşıyor.

Andy Warhol’un yumurtalarına göndermeler fırlatan “GT Eggs” (GT Yumurtalar) adlı resimleriyle bu kez Dali, Magritte ve Manzoni’nin izinde Turk. Yumurta ile düşündürdüklerine, yaşam ve ölüm arasındaki kırılgan dengeye dair çalışmalar bunlar.

Sergi “Mechanical Turk” (Mekanik Turk) adlı video yerleştirmesiyle son buluyor. 18. Yüzyıl icadı bir satranç ‘otomatı’ndan ilham alan sanatçı satranç tahtasında at oynatan sarıklı Osmanlı figürü (otomatı yani robotu) yerine kendisini koyuyor. Öğreniyorum ki “Türk” olarak da anılan bu tuhaf makina ‘at turu’ olarak bilinen satranç bilmecesini de çözebiliyormuş. Bir at satranç tahtasının her karesini tek bir kez ziyaret ederek bütün tahtayı dolaştığında tur tamamlanıyor ve bilmece çözülüyormuş. İşte bu şekilde Avrupa’da at koşturan otomat video’da yerini hiç göz kırpmayan bir Turk’e bırakmış. En az konusu kadar tuhaf bu yerleştirme sanatçıyı bir makina, üretimini de bir otomasyon olarak tarif ederken otomat “Türk”ün aslında bir aldatmaca olduğunu öğrendiğimde çok da şaşırmıyorum. Ancak oyun, oyuncu ve oyuncak denklemlerinde giderek kavramsallaşan Mekanik Turk adlı eser akıl zorluyor tabi; satranç gibi.

Gavin Turk ilgilendiği pek çok konuyu yeniden sorgulamak için güzel bir fırsat yakalıyor memleketimde. Güzel ve bir o kadar da anlamlı bir seçkiyle tanıyoruz Turk’u Galerist’te. Yine de serginin başlığı biraz hüzünlendiriyor galiba beni…

 

Gavin Turk’ün “TÜRK” adlı sergisini Galerist Tepebaşı’nda 16 Ekim tarihine kadar gezebilirsiniz.

 

‘Turkenstein’ desenli bir t-shirt sizin de ilginizi çekecek gibi ise Turk’ün websitesinde dolanmanızı tavsiye ederim: www.gavinturk.com



İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ
August 22, 2012, 5:31 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe

Yıl 1958. Ara Güler Aydın Valisinden rica eder: “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim”. “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” diyen şoför yolu kaybettiğinde hava kararmıştır. “Baktım bir ışık var.” diyor Güler. “Bir kahve… Kahveye girdik. Adamlar oyun oynuyor. Lüks lambası aydınlatıyordu kahveyi. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı. Bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.” Fotoğrafçı Ara Güler Afrodisyas antik kentini nasıl keşfettiğini işte bu sözlerle anlatıyor. Ertesi sabah gün ağardığında Afrodisyas harabeleri içinde kurulmuş bir köyde olduğunu farkediyor Güler. Antik çağın yapı taşlarını geri kazanır gibi yapan bu geniş gönüllü köylüleri Afrodisyas’ın bağrında fotoğraflayan sanatçı gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen antik harikayı o gün bu gündür bütün dünyaya duyuragelmiş.

Adını aşk ve güzellik Tanrıçası Afrodit’ten alan Afrodisyas’ın çağdaş fotoğrafları Afrodit’e aşık bir başka antik Yunan kenti Knidos’un eşiğinde yeniden sergileniyor. Ege ile Akdeniz’in kavuştuğu büyülü bir köşede, Datça yarımadasının denize uzanabildiği en uzak noktada  kurulu Knidos’un Afrodit’i de en az Afrodisyas’ınki kadar meşhur. Ünlü Yunanlı heykeltraş Praksiteles Kos adasının siparişi üzerine biri giyinik diğeri de çıplak olmak üzere iki ayrı Afrodit heykeli yapar. Bu heykel antik Yunan tarihinde yapılan ilk çıplak kadın heykelidir. Müttefik Kos* utanıp, sıkılarak reddeder çıplak Tanrıçayı. Zamanın en önemli Yunan heykeltraşının elinden çıkan bu güzel heykeli Knidos sahipleniverir. Kos’a nispet bütün şehrin görebileceği bir açıkhava tapınağı (Afrodit Tapınağı) inşa edilir ve Afrodit’in güzelliği bütün çıplaklığıyla tapınaktaki yerini alır. Güzeli temsil eden Tanrıçanın güzel bedeni Knidos’un ve kentteki aydınlanmanın sembolü olur.**

Knidos ve Afrodisyas’ın koruyucu Tanrıçaları bugün kayıp olsa da Knidos’un Yakaköy’ünde sanatın yeni  bir hamisi var. Üç yıl önce Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi’ni (UKKSA) kuran Sayın Nevzat Metin asırlar önce güzellikle iştigal etmiş yerlerin en güzeli bu yere sanat aşkını tekrar aşılamış. UKKSA’nın yer aldığı onbir dönümde badem ve zeytin ağaçlarının arasında onarılmış eski bir de rum ilkokulu var. Eskiden okul olan yerleşkeye hakim taş yapıda Ara Güler’in tarihi Afrodisyas fotoğrafları sergileniyor. Afrodisyas’ta dönemin en önemli heykeltraşlık okullarından birinin yer almış olması UKKSA’daki sergiyi daha da anlamlı kılıyor.*** Serin sergi salonlarının arkasında bir buldozer yontulamaya hazır dev mermer kütlelerini “şuraya, oraya…” yerleştiriyor sanatçılardan birinin talimatları doğrultusunda. Özenilerek yapılmış diğer taş binalarda ise sanatçı atöyle ve misafirhaneleri, bir kütüphane ve seramik atölyesi yer alıyor. “Önümüzdeki yaz cam atölyemiz de olacak.” diyor Sayın Metin. Metin UKKSA’nın misyonunun sanatçılara gündelik tasalardan arınmış, yaratıcı ve dost bir ortam sunmak olduğundan bahsediyor ve şehir ortamında tıkanmış, üretime hasret sanatçıları Datça’nın ilham ve oksijeni bol havasını solumaya davet ediyor. Knidos’un sanat geleneğini kaldığı yerden devam ettirmek kısaca UKKSA’nın amacı. STK jokeri Osman Arolat ve Leyla Alaton gibi hayırsever pek çok ismin desteğiyle yola çıkan Nevzat Metin gerçek olan hayalinin sürdürebilirliğinin sanatsever hayırseverlerin sürekli desteğine bağlı olduğunu vurguluyor.

UKKSA’nın girişinde yer alan mağazasında atölyelerinde üretilen seramik eserler satılıyor. Antik Knidos şehrinin seramikleriyle nasıl da ünlü olduğunu hatırlayanlar modern çağda Yakaköy’ün de bir seramik merkezi olmasını bekliyorlar besbelli.

Tarih ile güncelin bir dönem Afrodisyas’ındaki tuhaf birlikteliğini Ara Güler’in şaşkın  gözünden izledikten sonra güneşi batırmaya gidiyoruz Knidos’a. Yol boyunca manzaramız doğanın renklerinden resmolup geçiyor gözlerimizden. Simsiyah gövdeli ve yemyeşil yapraklı badem ağaçlarının arasından Datça’nın kızıl toprağı sızıyor. Ufak tefek kanyonlar arasında kalan ovacıklar ise zeytinlik dolu. Yarımadanın ucuna daha varmadan antik şehrin taşları karşılıyor bizi yolun iki kenarında. İki denizin buluştuğu bu çarpıcı coğrafyada çok özel bir yaşanmışlık hissine kapılıyor eski şehrin kalıntılarında gezinenler.

“Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse Datça yarımadasına bırakır” demiş Yunanlı tarihçi Strabon. Sanat aşıklarının umut aşılayan girişimleri sağolsun Datça’nın vadettiği tek şey uzun ömür değil artık. Asırlar önce güzel coğrafyasına insanının yarattığı güzelliklerle cevap veren Datça bugün güzele güzel katacak yeni insanlarını bekliyor.

 


* Bu dönemde Knidos’un Kos, Halikarnas (Bodrum) ve Rodos’ta yer alan Lindos, Kamirus ve Yalisos ile birlikte Dor Heksapolisi adlı altı devletli konfederasyonun bir parçası olduğunu ve konfederasyon meclisinin de Knidos’ta, yarımdaya (bugün yer alan ince kumsal yerine) köprü ile bağlı olduğu düşünülen Triopya adacığında yapıldığını öğreniyorum.

** Knidos Afrodit’inin en son içindeki muhteşem heykel koleksiyonu ile birlikte 475 yılında yanıp kül olan İstanbul’daki Lausus Sarayında görüldüğü yazılmaktadır.

*** Afrodisyas Müzesinin eser koleksiyonunun en önemli bölümünü M.Ö. 1. yüzyılda Geç Helenistik Dönem’de faaliyete başlayıp, M.S. 5. yüzyıl Erken Bizans dönemine kadar varlığını sürdüren Afrodisias Heykeltıraşlık Okulu’nun ürettiği çok sayıdaki heykel ve kabartmalar oluşturmaktadır.



PEKİ BÜYÜMEK BU KADAR MI ÖNEMLİ?
July 24, 2012, 12:24 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe
Çok sıcak bir Temmuz günü. Aşina olduğum mekanlarda sergi avına çıkmak içimden gelmiyor.  Sinemaya girebilirim. Özellikle şu son birkaç haftadır en sık yaptığım şey film izlemek zira. Gösterime yeni giren filmlere çabuk bir göz atıyorum. Rushmore, Tenenbaum Ailesi (the Royal Tenenbaums), Küs Kardeşler Limited Şirketi (The Darjeeling Limited) ve Yaman Tilki (Fantastic Mr. Fox) gibi filmleriyle tanıdığımız yönetmen Wes Anderson’un son filmi Moonrise Kingdom (Aydoğan Krallığı) oynuyor.

Moonrise Kingdom biri kız diğeri erkek oniki yaşlarında iki çocuğun aşkını konu alıyor. Hayal ürünü bir ada olan ‘New Penzance*de geçen hikaye her ikisi de avukat olan Bishop’ların evinden görüntülerle başlıyor. Suzy Bishop ve kendinden küçük üç erkek kardeşi ile tanışıyoruz. Çocuk koroları için yazdığı eserleriyle bilinen İngiliz besteci Benjamin Britten’ın orkestradaki çalgıları çocuklara tanıtan ‘Genç Kişinin Orktestra Kılavuzu’ adlı eseri dönüyor arka plandaki pikapta. Anderson filmini bir orkestra gibi yönetmeye başlıyor.

Ivanhoe isimli bir izci yaz kampı var adanın bir başka yerinde. Anderson bize kampı gezdiriyor. Fena halde yüksek bir ağaç-ev görüyoruz. İzcibaşı Wald uyarıyor: “Düşerseniz ölürsünüz.”  Yetişkinlerin dünyasından uzaklaşmak bu kadar mı önemli? Derken kahvaltıda anlaşılıyor ki “açık arayla” en sevilmeyen izci olan Sam Shakusky firar etmiş. Film Sam Shakusky ile büyük aşkı Suzy Bishop’ın eski ‘Chickchaw’ hasat yolunu takip ederek henüz isimsiz uzak bir koya yaptıkları yolculukla devam ediyor.

Bakıcıları tarafından geri istenmeyen öksüz ve yetim Sam ile ailesinin problemli olduğunu düşündüğü Suzy büyük kaçışlarından bir sene önce bir kilise oyununda görüyorlar birbirlerini ilk kez. Benjamın Britten’ın Nuh’un Gemisi hikayesini konu alan “Noye’s Fludde” adlı operası sahneleniyor. Sahne arkasından kovulmadan önce Suzy’nin hangi kuş olduğunu soruyor Sam. Suzy cevap veriyor: ‘Kuzgun’. Sonraları Suzy Sam’e evlerinde bulduğu Çok Problemli Çocukla Başa Çıkmak (Coping With The Very Troubled Child) adlı bir kitaptan söz ediyor. Sam gülüyor; Suzy ağlıyor; Sam özür diliyor ve barışıyorlar. Melodrama yok bu güzel hayat hikayesinde.

Başroldeki iki çocuğun yolculuğunu olmayan adanın uydurma haritası üzerinden de izliyoruz ara ara. Harita okuyoruz izciler gibi biz izleyiciler de. Çocukluğumda Afacan Beşler ve Gizli Yediler gibi romanları okurken hissettiğim çocukça heyecandan yola çıkıyor Anderson ve naif, saf, romantik ve hayalperest bir yere, ayışığının aydınlattığı bir krallığa, Moonrise Kingdom’a götürüyor bizi. Sam olta iğnelerine geçirdiği böceklerden küpe yapıyor kız arkadaşına. Suzy’nin kulakları delik değil oysa ki. Kan dökülüyor iğneler kulaklarını delince ama Suzy mutlu. Filmin sonunda annesi Suzy’ye soruyor: “Nasıl çıkartacağız kulaklarından bu olta iğnelerini?” diye. Filmin kalbine saplanmış bir sembolizm var burada. Peki büyümek bu kadar mı önemli?

Suzy’nin yolculuk için yanına aldığı altı kitap bana göre filmin dokusunu derinden etkiliyor. Tümü hayal ürünü olan bu kitapların başlıklarıyla Suzy’nin bu kitaplardan yaptığı alıntıları Anderson kendisi kaleme almış.** “Kitaplar gerçek olacak mı?” sorusuna “Olabilir ama benim yazmayacağım kesin” diye cevap veriyor yönetmen. Varsın yazmasın; gerisini hayal ederiz biz. Hepsi kurgu bu fantazi ve bilim kurgu romanlarının kapaklarını da gerçek sanatçılara çizdirmiş Anderson. Hatta filmin gösteriminden önce ve filmden bağımsız gösterilmek üzere aynı başlıklı animasyonlar yaratılmış ve bunlar internette yayınlanmış. Yönetmen film için müzik, kitap, resim, harita gibi pek çok özgün şey imal ettiklerinden ve bundan büyük keyif aldıklarından da bahsediyor. Anderson resmi seviyor. Keza “gerçek bir suluboya ustası” olan Sam film boyunca sık sık resim yapıyor. Eski bir polaroidin soluk ve pastel renklerini kullanan bu olağanüstü film bile hatıra ve masalın birbirine kaynadığı nostaljik, kimine göre melankolik bir resim aslında.

Filmin tuhaf mizahını karikatür kalitesindeki eksantrik karakterleri üzerinden kurguluyor yönetmen. Satır aralarında çok şey söyleyen bu karakterler absürd davranışlarıyla algımızı gıdıklıyor ve tembelleşmemize asla izin vermiyorlar.

Aslına uygun olmakla birlikte çocuklar için ölçeği küçültülmüş bir ev inşa ediliyor film setinde Bishop ailesine. Çünkü Anderson biz yetişkinlere konuşsa da çocuklar için yaratıyor yeni filmindeki bu dünyayı. Bir önceki (stop-motion) filmi Yaman Tilki’de (Fantastic Mr. Fox) hayvan kuklaları kullanan Anderson bu filminde de yetişkin aktörleri kıyıda tutuyor. ‘Ada Polisi’ Komiser Keskin (Captain Sharp) rolündeki Bruce Willis’in zekası pek de öyle keskin değil. Kendini kısaca ‘Sosyal Hizmetler’ olarak tanıtan buz gibi bir Tilda Swinton var. Filmin anlatıcısı aktör Bob Balaban kırmızı bir yağmurluk giyiyor.

Kampları yetişkinler tarafından basılana kadar devam ediyor Sam ve Suzy’nin bu küçük koydaki egemenlikleri. Olaylar gelişmeye devam ediyor. Ada tarihinin en yıkıcı fırtınalarından biri eşliğinde Britten’in tufan konulu operası aynı kilisede tekrar sahnelenirken film sona yaklaşıyor ve olan oluyor.

Püposuyla Sam, mavi göz farıyla da Suzy büyümüş de küçülmüş olabilirler. Herşeye rağmen Sam ile Suzy’nin aşkları ciddi bir iş. Anderson bunu bize her fırsatta hatırlatıyor. Büyük bir aşk hikayesini çocuk aktörleriyle anlatan Anderson çok zor bir denge yakalıyor Moonrise Kingdom’da. Bu dengenin gerektirdiği özen sanıyorum çocukluk ve ergenlik hakkındaki fikirlerimize de dikkat çekmeyi amaçlıyor. Ne zamandan beri çocuk olmadığımızı kendimize sorarken hala içimizde olan çocuğun farkına varıp seviniyoruz. Yönetmen aklındakileri ve kalbindekileri az görülen bir ustalıkla beyazperdede bir araya getirerek sinema sanatının en güzel örneklerinden birini yaratıyor ve sinemanın hakkını veriyor.

Wes Anderson’ın başyapıtını izliyorum sinemada işte böyle tek başıma. Kendi krallığımda mutluyum bu çok sıcak Temmuz gününde.


* ‘Yeni’si hayal ürünü olan Penzance’in gerçeğinin İngiltrere’nin Cornwall bölgesinin en batısında yer alan bir balıkçı kasabası olduğunu öğreniyorum.

** ‘Shelly ve Gizli Evren’, ‘Francine Serüvenleri’, ‘Jüpiter’den Gelen Kız’, ‘Altıncı Sınıfın Yok Oluşu’, ‘Yedi Kibritin Işığı’ ve ‘Lorraine Teyzenin Dönüşü’



FRANZ ACKERMANN
April 17, 2012, 5:40 pm
Filed under: Art-iz, Türkçe

Sanatçı Franz Ackermann’ın parlak renklerle ördüğü işlek resimlerini Londra’dan hatırlıyorum. Mekan, malzeme ve nesneler evreninin zengin envanterini sakıncasız bir özgüvenle kullanan Ackermann çok boyutlu karmaşık dünyalar kurgulayan önemli bir sanatçı. Sınır ötesi arayışlarla resim sanatını özgürleştiren Ackermann’ın İstanbul üzerinden ürettiği yeni işleri 13 Mayıs’a kadar Dirimart’ta sergileniyor.

Transit:Again/Always/Forever’ (Transit:Tekrar/Daima/Ebediyen) adlı serginin köşe taşlarını sanatçının bir ay geçirdiği İstanbul’da yaptığı resim ve kolajları oluşturuyor. Ancak burası Ackermann’ın transit geçtiği ve transit olma halini düşüne-dur-urken bu durumdan beslendiği ilk şehir değil. Sanatçının uzaklara seyahat ettiği ve gezip görerek ürettiği ilk durak seneler önce ziyaret etttiği Hong Kong. Gençken yaptığı bu seyahat sırasında ufak kağıtlara yaptığı sulu boya çizimlerle bu yeni şehir hakkında görsel notlar tutmuş ve gördüklerinin zihninde bıraktığı soyut ize ‘zihinsel harita’ (mental[1] map) adını vermiş Ackermann. Sonraki yıllarda bu görsel tutamaklar sayesinde büyük ölçekli yapılara tırmandırmış işlerini ve mekansal yerleştirmeler inşa etmeye başlamış.

Sanatçının İstanbullu sergisinde aynı metodolojinin ürünleri var. İşlerinde şehirin ürettiği görselleri tüketse de şehirlinin bitmek bilmeyen tüketiminden ve kendini tüketmek üzere olan şehirden söz açıyor Ackermann. Seyahat çılgını bir dünyada transit olma halini sorguluyor. Alışılmadık birşeyler arayışında olan sanatçı belki de globalleştikçe benzeşen şehirlerde yeni birşey görmenin ne kadar zor olduğundan dem vuruyor. Turizm tüketimdir diyor.

Kentsel yaşamın sanatçının zihn-i eleğinden süzülüp iki boyuta dağılan kakofonisi galerinin duvarlarından mekana taşıyor ve televizyon, ağaç dalı gibi, kimine göre gayrı muhtemel, nesneleri içine katıyor. Çizim ve boyanın egemen olduğu çok renkli dünyasına kondurduğu yabancı şeylerle algımızı sarsıyor Ackermann. Bu ‘şey’lerin resmin olağan unsurlarıyla beklenmedik karşılaşması algımızın seyrinde sapmalar yaratıyor. Bu sürprizler Ackermann’ın resim yerleştirmesine taze bir dinamizm kazandırıyor.

Kurumuş ağaç dallarıyla duvara ‘BOOM’ yazan sanatçı kentsel tüketimin yıkıcı etkisini duyuruyor örneğin, yüksek sesle. Nüfus patlamasıyla gelen hızlı şehirleşmenin doğada yaptığı tahribat yine doğa-dan bir sesle dile gelmiş oluyor.

Mekanın mimarisiyle de oynayıp kendine bir yer açan Ackermann sanat eserine seyirciyle buluştuğu ana kadar yabancı kalan gösteri alanını da işine davet ediyor. Galerinin ortasında kurguladığı ek bir odayı sanatının hesaplarını yaptığı akıl odasının bir metaforuna dönüştürüyor sanatçı. Sanatın arkasında duran galeriyi de içselleştiriyor ve geri kazanıyor; arka fondan kurtarıp işin bir parçası haline getiriyor.

İnsan yapısı malzeme ve renklerle inşa ettiği eserlerini dallardan ördüğü ‘ölüdoğa’nın yamacına konuşlandıran sanatçı şehir ile doğa arasındaki yabancılaşmaya da dikkat çekiyor. Doğal olan ve olmayanı çarpıştırırken estetik stratejisini ele veriyor.

Dalların karşısındaki duvarda bir metin var el yazısıyla yazılmış. ‘Ormanda Yaşayanlar ve Münzeviler’ başlıklı haberde şöyle yazıyor:

“Thuringialı ormanda geçirdiği dört aydan sonra evine döndü. […] Büyük ihtimalle Thuringian Ormanları’nın ırak, açık alanları ve dolambaçlı patikalarında gezinen adamın medeniyete geri dönmesini sağlayan şey dondurucu soğuklar oldu. […] Yapılan detaylı araştırmalar sonucu polis evli olmayan bu adamın geçmişte de benzer seyahatlere çıktığını ve iş hayatının rutininden uzakta yaşadığı bu birkaç ayı hayatının keyfini çıkararak geçirdiğini saptadı.”

Kendi yolculuğunun tersine şehirden doğaya kaçan bir adamın haberine yer veren sanatçı belki de koşulsuz şehir tutkumuzun, hatta kendi şehir tutkusunun muhtemel erozyonuna dikkat çekiyor. Sergiyi hikayelendiren bu haber sanatçının düşündüklerine şahit olmamıza, keskin görsellere bakışımızı yumuşatmamıza yardımcı oluyor.

Odanın yerine saçılmış seyahat kitapları ve şehir rehberleri anlattıkları yerlerin renk cümbüşünün ve sanatçının bu yerlere dair belleğinden işlerine taşıdığı renklerin bir yansıması. Yerdeki matbu kalabalığın kapak tasarımları altlı üstlü bir araya  geldiklerinde sanatçının resimlerini andırıyor. Yerle duvar arasında paslaşıp duran renk alanları Ackermann’ın resimlerine uzanan grafik sevdasına tanıklık ediyor ve birbirinin iç-ine karışmayan uslu renk birliktelikleri onaylanmış oluyor. Sanatçı işlerinden esirgemediği renk alanlarını şehirleri kaplayan grafik sanatına duyduğu ilgiye bağlıyor.

Ackermann’ın orta odasında eski model televizyonlar da var. Bir röportajda sanatçı bu televizyonların modelleri ile ilgilenmediğini, ekranlarının olmasının yeterli olduğunu söylüyor. Ackermann, çağdaş hayatın ekranların kuşatması altında olduğundan bahsediyor. Sanatçı teknolojinin düşük olanını özellikle tercih ederken yeni medya sanatçısı olmadığını, televizyonu da resim yerleştirmelerinde kullandığı malzemelerinden biri olarak gördüğünü vurguluyor bana kalırsa. Ekranlarda İstanbul’a dair görüntüler dönüyor. Sanatçının resimlerine gömdüğü vignette’ler (küçük manzara resimleri) gibi ekran çerçevelerinde açılan canlı resimler de büyük resmin parçası oluveriyor.

Mekanize edilmiş yuvarlak bir tuval resmin yerle olan genel geçer ilişkisini alt üst ederek dönüyor odanın karşı duvarında. Bizi oluşturduğu renk girdabının içine çeken resim şehir topoğrafyasının başdöndürücü nice’liğini de hatırlatmayı deniyor. Kentsel üretimin çarkıfeleğine parmak sallıyor.

Franz Ackermann siyah beyaz fotoğraflar kullandığı kolajlarında ise resim ile fotoğrafın, ‘siyah-beyaz’ ile rengin buluşmasıyla ilgileniyor. Bu buluşmada gizli fırsatları ve fırsatlarda gizli enerjiyi ortaya çıkarmakla uğraşıyor. Kolaj ile boyanın organik birlikteliğini ustalıkla sağ’layan sanatçı kolajlarında açtığı merceksi pencerelerden belleğinin alt katmanlarına bakıyor ve zihinsel haritalarını geri çağırıyor.

İstanbul’dan transit geçen Ackermann’ın Dirimart’ta kurguladığı geçici dünya çok şey anlatıyor. Ackermann’ın tuvale sığmayan sanatı heyecan veriyor.

 


[1] ‘Mental’ kelimesi İngilizcede ‘çılgın’ anlamına da gelebileceğinden belki ‘hem zihinsel hem de çılgın harita’ olarak Türkçeye çevirebiliriz bu tamlamayı.